FESTİVALE GELEN GRUPLAR MABBAS RÖPORTAJI RADAR LIVE GÜNLÜĞÜ
<$BlogDCuma, Temmuz 07, 2006 <$BlogI

Yıllardır müzik dinleriz, yazılanları okuruz, arkadaş arası sohbetlerde müzik hakkında konuşuruz ve tartışırız. Fakat cevaplanamayan bir soru sürekli vardır: “Bu şarkıyı bu kadar güzel yapan nedir?”. Davullardaki sadelik veya karmaşıklık mı, gitardaki etkileyicilik mi, basslardaki akıcılık mı, vokaldeki sesin rengi mi yoksa şarkı sözlerindeki vurucu etki mi? Hepimiz kendimize göre, şarkıdan şarkıya farklı yorumlar getirerek kilit noktanın hangisi olduğu düşüncesini kurcalar dururuz. Tüm bu parçaları ortak noktada buluşturan şarkıdan, bunlardan herhangi birini çıkarsak, önemini yitirdiğini, kulaklarımıza eskisi kadar güzel gelmediğini fark ederiz. Evet işte önemli nokta da burada yatıyor, aynen fiziksel güzellikteki gibi şarkı güzelliğinin de bütünü oluşturan parçalardan ayrı olarak değerlendirilemediği bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Bu parçalardan herhangi birini tekrar düzenlersek şarkının apayrı bir boyut kazandığını, adeta farklı bir şarkı olduğunu şaşırarak görürüz. Cover ve remix kavramları da bu temele dayanmaz mı zaten.

Hooverphonic, bunun böyle olduğunu gözler önüne seren yegane gruplardan bir tanesi. Eski albümlerindeki şarkılardan bazılarını tekrar düzenleyip sonraki albümlere koyan grup, geçtiğimiz aylarda çıkarttığı 11 şarkılık “No More Sweet Music” albümüne ek olarak aynı sıralya, farklı düzenlemelerle bu sefer “More Sweet Music” adıyla ikinci bir albümü aynı anda bizlerin beğenisine sundu. Adeta aynı şarkıdan istenilse birçok farklı düzenlemeyle yepyeni bir ruha ve bedene sahip güzel işler çıkarılabileceğini göstermek istediler. Kendileri gibi Belçikalı olan dEUS’ un daha fazla yüksek sesli müzik istemediklerini beyan eden “No More Loud Music” albümlerinden sonra, Hooverphonic de daha fazla sevimli şarkı istemiyor.(Veya daha fazla istiyor)

TRIP HOP-AMBIENT-POP ÜÇGENİNDEKİ GRUP; HOOVERPHONIC

Kural bir; insan sesinin tınısına en yakın ikinci enstrüman olan(birincisi çello) ve hüznü, neşeyi, korkuyu güzel ifade edebilme yetisine sahip tek çalgı aleti olarak keman, bir grupta çalınıyorsa, büyük ihtimalle o grup güzel müzik yapıyordur.

Kural iki; dinlemesi insanı rahatlatan ender enstrümanlardan piyano(klavye) çalındığı grubun müziğini üst noktalara çıkarır.

Kural üç; rock müzik tabanlı müzik camiasında az sayıda bulunan bayan bir vokaliste sahipseniz ve sesi itibariyle etkili bir vokal yapıyorsa, bu durum grubu benzerlerinden daha öne taşır.

İşte Hooverphonic’ in son on seneye sığdırdığı altı albümün hala bizlerden güzel yorumlar almasının en önemli noktaları bu avantajlar. Avrupa siyasetinin merkezi Brüksel şehrinde 1995’ te kurulan grubun tanınması, ünlü İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci’ nin 1996 tarihli “Stealing Beauty” soundtrack’ indeki “2wicky” şarkıları ile gerçekleşmişti. Bunun sonrasında da şarkıları filmlerde ve reklamlarda boy gösterecekti. Ardından bir yıl sonra çıkardıkları ilk albüm, “A New Stereophonic Sound Spectacular” gibi iddialı bir isimle müzik marketlerde boy göstermişti. Bu albümde vokallerdeki isim Liesje Sadonius

ise kısa bir aradan sonra yerini güzeller güzeli Geike Arnaert
’ e bırakıyordu. Yaptıkları müzik başlarda trip-hop’ un pop hali gibi lanse edildi, çok zaman aynı dönemde çıkan Lamb’ le, veya daha eskilerden Everything But The Girl ve Mazzystar’ a benzetildi, hatta kimi müzik eleştirmenleri tarafından epey abartılı bir şekilde; triphop’ un Portishead’ ten sonraki varisi şekline yorumlar bile almıştı. Aslında A New Stereophonic Sound Spectacular, ne bünyesinde sadece trip-hop barındıran bir albümdü, ne de daha sonra çıkaracakları albümler kadar popa yakın duran bir hali vardı. 90’ ların ortalarında, grunge’ ın tarih olduğu, brit pop’ un hızının yavaşlamaya başladığı tarihlerde, iyiden iyiye sayıları artan ve daha çok su yüzüne çıkmaya başlayan trip-hop, ambient, electronica etkili gruplardan bir tanesi de Hooverphonicti ve çıkışı da gayet başarılıydı. Daha sonraları, yaptıkları müzik giderek popa yaklaşacak -ama bunu hiçbir zaman ipin ucunu kaçırmadan başaracak- grubun bu albümü olması gerektiği yerde ve zamanda müzikseverlere iyi bir seçenek sunmuştu. Grubun beyni olarak nitelendirebileceğimiz Alex Callier’ in başta bu albüm olmak üzere tüm Hooverphonic albümlerine katkısı inanılmaz boyutlarda bulunuyordu. Elektroniklerden ve bass gitardan sorumlu olmasının yanı sıra şarkıların sözlerinde ve bestelenmesinde aldığı rol fazla olan Alex, sahnede de grubun en hareketli üyesiydi. Epey distorsiyonlu gitarıyla “Nr.9”, oynak ritmiyle “Revolver” ve dinlerken Piano Magic şarkısı sanabileceğiniz “Inhaler” albümde öne çıkan parçalardan sadece birkaçıydı.

AYIN KARANLIK YÜZÜNE YOLCULUK

Takvimler 1998 yılını gösterdiğinde; Geike’ nin vokalinin ve kemanın büyüsüne kapıldığımız “Blue Wonder Power Milk” albümü, akıcı drum ‘n bass ritimleriyle grubun yerini de sağlamlaştırıyordu. İçerisinde barındırdığı tüm şarkıların aynı eksende ve-fakat farklı boyutlarda seyrettiği, hepsinin birer hit olma potansiyeline sahip olduğu su götürmez bir gerçekti. Neredeyse bir sonraki adım olan “The Magnificent Tree” nin de böylece ön hazırlığını yapıyordu. Grubun geniş çevrelerce tanınmasını sağlayan ve uzay boşluğunda oradan oraya seyahat etmekten vazgeçip ayın karanlık yüzüne yolculuğa çıkan “The Magnificent Tree” albümü “Autoharp” gibi bir trip şarkısıyla başlayarak bunun sinyalini fazlasıyla veriyordu. Eski albümlere nazaran elektronik etkileşim, bu sefer yerini synth versiyonuyla ve gitarın ön planda olduğu daha pop şarkılara bırakıyordu. “Jackie Cane”, “Mad About You”, “Vinegar And Salt” ve arkadaşlıktan bahseden “Out Of Sight” grubun takipçilerinin favori şarkıları olmuştu. Çoğu grupta olduğu gibi Hooverphonic de bu kadar uzun süre iyi gidemezdi ve kısmen vasat “Hooverphonic Presents Jackie Cane” 2002 yılında raflardaki yerini aldı. Açılış şarkısı “Sometimes”, ufak dokunuşlu klavyesiyle, üflemelilerle ve Geike’ nin marş etkili vokaliyle, bu vasat albümü bile dinlemeye değer kılıyordu. “The Magnificent Tree” deki hayali star Jackie Cane’ in hayat hikayesinin anlatıldığı albümde, yer yer latin ezgileri bile duymaktaydık. Müziğin ‘bedeva bir prozac’ olduğunu dile getiren Geike, Jackie Cane’ in ağzından “The World Is Mine” da ise sık sık “dünya benim ve çok mükemmel hissediyorum” demekteydi.

OTURUN VE HOOVERPHONIC DİNLEYİN

“Jackie Cane” in farklı duruşunun ardından 2003 yılının eylül ayında, ülkemizde Rock ‘n Coke festivalinde performanslarını sergileyen Hooverphonic, dinleyenler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştı. Aynı yılın aralık ayında, eski şarkılarının yeni düzenlemeleriyle ve önceki albümlerde bulunmayan yeni birkaç şarkı daha ekleyip, oldukça iddialı isimli albümleri “Sit Down And Listen To Hooverphonic” albümünü çıkarttı. İşte bu noktada yazının en başındaki noktaya tekrar değinmek gerekiyor; zira şarkılar, eski düzenlemelerin yerine gelen bol yaylı ve tuşlu, elektronikten uzak versiyonuyla karşımıza çıkıyor ve Tori Amos dinliyor etkisi hissettiriyordu. “Jackie Cane”, bu haliyle zayıf kalıyor, “Eden” ve “Vinegar And Salt” yepyeni bir güzelliğe kavuşuyordu.

Geçtiğimiz aylarda yayınlanan ve iki cd halinde piyasaya sürülen “No More Sweet Music” de işte tam bu noktada; grubun yaptığı müziğin nereye doğru gittiği ve gideceği karmaşasında vuku buldu. İlk cd bir önceki albümle benzer şekilde kemanın devamlı olarak arka fonda duyulduğu, vokalde aşırıya kaçmayan, genel olarak yavaş seyreden, daha organik bir albüm. İkinci cd ise, şarkıların ilkiyle aynı sırada dizilişiyle ve sadece şarkı sözlerinin değişmediği; bunun dışında her şeyin apayrı olduğu bir albüm. Bol sample’lı, ritimlerin daha baskın olduğu, trip-hop ve elektronik bir kayıt. Toplam 22 şarkıdan oluştuğunu düşünürsek en az 11 ini severek dinleyeceğimizi vaad ediyor. Akılda kalıcı melodileriyle, “We All Float”, “You Hurt Me” ve Dirty Lenses” ilk dinleyişte öne çıkan parçalardan sadece üçünü oluşturuyor.

BOĞAZA NAZIR HOOVERPHONIC

Yaklaşık üç sene sonra tekrar ülkemizi ziyarete gelen Belçikalı grup, mayıs ayının 20 sinde Galatasaray Üniversitesi festivali kapsamında, boğazın karşı yakasındakileri bile müzikleriyle mest ettiklerini düşündürten bir performans sergiledi. Kırmızı elbisesiyle ve sarı saçlarıyla, -bilmeyerek de olsa- geldiği ortamın renklerine selam eden, vokal yaparkenki hali haricinde ancak fark edebileceğimiz batı flemen aksanıyla Geike Arnaert ve dinleyenleri coşturan Alex Callier başta olmak üzere grubun diğer elemanları iki saate yakın sahnede durdular, harika bir gece yaşattılar. “No More Sweet Music” in açılış şarkısı olan “You Love Me To Death” ile başlayan konser, “We All Float” ile ve albümle aynı adlı parçayla devam etti. Eski albümlerden araya sıkıştırılan “Jackie Cane”, Mad About You” ve “Battersea” gibi şarkılar seyirciyi hareketlendirmeye yetti. İlk bis’ te bass gitarını bırakıp klavyeye geçen Alex Callier eğlenceli hareketleriyle tüm dikkatleri üzerine topladı. Ardından ikinci bis’ in sonunda kapanışı “Sometimes” ile yapan grup, şarkıyı sık sık seyirciyle birlikte söyledi.

Grubun bundan sonra müzikal yönden nereye gideceğini bu albüm iyice belirsizleştirmiş bulunuyor. Ne tür müzik yaparlarsa yapsınlar, bunu gayet layığıyla yapan Hooverphonic, bundan sonra çıkaracakları tüm albümlerde turne programlarına ülkemizi de eklerlerse, biz de onları sık sık görmüş oluruz.

Esen kalın.
Pedro.
"HOOVERPHONIC - NO MORE SWEET MUSIC"© 2006 'Alternation' All Rights Reserved.

Comments: Yorum GönderogI

Links to this post:

This page is powered by Blogger. Isn't yours?